The Slow Rush üzerine: Tame Impala cephesinde ilginç bir şey yok

‘The Slow Rush’ta, müzik endüstrisinin değişmeyen kuralı tekrarlanmış: Yaptığın müzik bir kere o türlerötesi genel dinleyici kitlesiyle buluşmayagörsün vasata tamah etmeye mahkum hale gelirsin; risk almaktan çekinir, daha dengeli işlere meyledersin.

Avustralyalı multi-enstrümantalist şarkıcı ve söz yazarı Kevin Paker’ın (arada birkaç başka müzisyenin eşlik ettiği) tek kişilik projesi Tame Impala, 2008’de çıkardığı ilk EP’sinden itibaren kendi hayran kitlesini oluşturmaya başlamıştı. O yıllar, 60’lar müziğinin geri dönüşüne (ecnebiler buna 60s revival diyor) dair ilk sinyalleri alıyorduk; birçok garaj rock ve saykedelik rock/pop grubu sahneye çıkmaya başlamıştı. Sörf stili gitar yeniden popüler oluyor, bazen Doğu müziği esintileri duyuluyor, rockabilly gibi öldü gözüyle bakılan türler bile canlanıyordu. Bu noktada müzik aleminde iki adacık belirdi: Birinde 60’lar müziğini aynıyla sergileyen gruplar (Allah-Las güzel bir örnektir bunlara), diğerindeyse o müziği – tıpkı 90’larda Madchester gruplarının yaptığı gibi – daha çağdaş bir tınıyla yeniden yorumlayan gruplar vardı. Bu ikinci adacığın en popüler, sevilen sayılan isimlerinin başındaysa kuşkusuz Tame Impala geliyordu. Hele ikinci albümü Lonerism (2012) ve Tame Impala’yı o adacığın dışına çıkarıp genel dinleyici kitlesiyle buluşturan Currents (2015), kısa sürede müzik tarihinin unutulmaz albümleri arasında adını yazdırmıştı. Bundan sonra Tame Impala hayranları için uzun süreli bir bekleyiş başladı. Bu bekleyiş nihayet birkaç gün önce sona erdi: Tame Impala’nın yeni albümü The Slow Rush (2020) nihayet yayında!

‘Kadıköy kafeleri müzikleri’ diye bir tür olsa ‘The Slow Rush’ bu türün önde gelen örneklerinden olurdu.

Yayında ama, olmasa daha mı iyiydi acaba? Doğrusu, Tame Impala’ya zaten büyük bir hayranlık beslemiyorum. Ancak saykedelik pop türünün en kendine has örneklerinden biri olarak hep takdire şayan buldum. Ne ki, The Slow Rush‘ta, müzik endüstrisinin değişmeyen kuralı tekrarlanmış: Yaptığın müzik bir kere o türlerötesi genel dinleyici kitlesiyle buluşmayagörsün vasata tamah etmeye mahkum hale gelirsin; risk almaktan çekinir, daha dengeli işlere meyledersin. Bu öyle bir kural ki Pink Floyd gibi tarihin en büyük, en devrimci gruplarından biri bile sillesini yedi! The Wall (1979)’dan sonra bir daha risk almadı, dinlemesi zor işler üretmek yerine – başta The Final Cut (1983) albümü olmak üzere – son derece steril, daima gereğinden fazla dengeli, genel dinleyici kitlesini rahatsız etmeyecek işler üretti. O işlerin hiçbiri kötü değildi, aksine hepsi iyi çalışmalardı ama Pink Floyd’un kendi standartlarında sıradan işlerdi ve Pink Floyd’u Pink Floyd yapan neredeyse hiçbir şey yoktu onlarda. Buna karşın, bu tehlikeyi aşabilen gruplar da olmadı değil. Kevin Parker’ın vokal tarzında fazlasıyla etkilendiği John Lennon ve arkadaşları, yani The Beatles bu acımasız kuralı yıkabilmiş gruplardan biriydi. Ancak Parker’ın kendisi için, en azından bu yeni Tame Impala albümü özelinde, aynı şeyi söyleyemeyeceğim.

The Slow Rush kötü bir albüm mü? Değil. Tüm detaylarına çok iyi çalışılmış, iyi kaydedilmiş bir albüm. Ancak The Slow Rush‘ta ilginç hiçbir şey yok; Kadıköy’de bir kafede kahvenizi yudumlarken çalsa “Bu ne kötü müzik!” demezsiniz ama bir ya da iki şarkı hariç albümdeki şarkıların hiçbirine de kulak kabartmazsınız. Bu açıdan, ‘Kadıköy kafeleri müzikleri’ diye bir tür olsa The Slow Rush bu türün önde gelen örneklerinden olurdu. Peki, bir albümün iyi sayılması için illa ilginç mi olmalı? Eğer saykedelik diye tabir edilen müziğin sınırları içinde geziniyorsanız, evet, dinleyiciye ilginç bir şeyler vermelisiniz. Çünkü bu müziğin altında yatan fikir, dinleyicinin zihninde başka alemlere kapı aralamaktır. The Slow Rush, bu sihirden yoksun. Öfkesiz bir punk albümü, teksesli bir senfoni ya da dans ettirmeyen bir disko şarkısı gibi anlamsız. Farklı türlere el atma çabası da bu yüzden havada kalıyor; hani, bira içmek istiyorsunuz ama bir tek sıcak bira var gibi, sahiden hiphop’tan disko’ya birçok türe el atıyor The Slow Rush ama tat vermiyor.

“Posthumous Forgiveness” tekli olarak da yayınlandığı için memnunum, yoksa albümün vasatlığı arasında güme gidebilirdi ve bu çok yazık olurdu.

“Lost In Yesterday” albüme dair bu yorumlarımdan biraz sıyrılan iki şarkıdan biri. Ritmik yapısı, trafiği ve bilhassa nakaratıyla Michael Jackson’ın meşhur “Leave Me Alone” parçasını andırıyor. Şarkının basları şahane; dans etmeyi sevmiyorsanız bile ya ayaklarınızla ya omuzlarınızla, vücudunuzun bir yeriyle mutlaka sizi kendine eşlik ettiriyor. Bizi şarkının son bölümüne bağlayan flanger efektli geçişi pek sevmediğimi söylemeliyim. Yine de “Lost In Yesterday” bundan yıllar sonra bir Tame Impala derlemesi yapıldığında o derlemede kendine yer bulabilecek bir şarkı olmuş. “Lost In Yesterday”i takip eden “Is It True” keyilfli ama “Lost In Yesterday”in biraz daha zayıf kardeşi gibi; tarz olarak öyle benziyorlar… Tekli olarak da yayınlanan “Lost In Yesterday” 45’lik plak olarak basılsa B yüzünde muhtemelen “Is It True” da olurdu. “Tomorrow’s Dust” albümün diğer biraz heyecan uyandıran şarkısı. Şarkının geçişleri başarılı, ara ara duyduğumuz gitarlar da “Tomorrow’s Dust”ı albümün genelinde kendine özgü kılmış. Biraz Primal Scream havası da almadım değil şarkıdan; Screamadelica (1991)’da yer alsa albümün tınısını bozmaz, çok sırıtmazdı. Son olarak “Posthumous Forgiveness” takdirle anılmalı; Kevin Parker babasının ölümünün ardından yazmış bu şarkıyı. Parker’ın yazdığı en iyi sözlerden, bir nevi yüzleşme; açık ve içten. İki bölümden oluşan şarkının ‘catchy’ dedikleri türden bir ritmi ve melodisi var. İnsanın diline dolanıyor. “Posthumous Forgiveness” tekli olarak da yayınlandığı için memnunum, yoksa albümün vasatlığı arasında güme gidebilirdi ve bu çok yazık olurdu.

Bu şarkılar haricinde The Slow Rush‘ta kaydadeğer pek bir şey yok. Risksiz, gereğinden fazla dengeli, bir climax‘ten yoksun, önceki Tame Impala albümlerinin çok gerisinde bir albüm. Şu an bu yazıyı yazarken de dinliyorum albümü ve bir an olsun dikkatimi dağıtmadı. İyi albüm dinleyenin dikkatini dağıtır, onu cezbederek kendine çeker. Bu yüzden, The Slow Rush olmasa daha iyi olurdu dersek abartmış oluruz belki ama olmasa ne Tame Impala bir şey kaybedermiş ne biz müzikseverler…

Bir de puan vereyim: 10 üzerinden 6, o da adını andığım şarkıların hatrına.